İngilizce C2 Kelimeler
İngilizce C2 (uzman) seviyesinde en çok işine yarayacak 50 kelime: Türkçe anlamları ve günlük hayattan örnek cümlelerle. Bu seviye edebi, akademik ve çok resmi metinlerde karşılaşılan, ana dile yakın ustalık gerektiren kelimeler.
Listeyi okumak yetmez: WhateverYouLearn bu kelimeleri kelime kartlarına, eşleştirme ve yazma alıştırmalarına çevirir, unutmadan önce tekrar ettirir.
50 kelimelik İngilizce C2 listesi
| Kelime | Tür | Türkçe anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|---|
| acquiesce | fiil | razı olmak, boyun eğmek | In the end, he acquiesced to their demands.Sonunda onların taleplerine razı oldu. |
| alleviate | fiil | hafifletmek | The medicine helped to alleviate the pain.İlaç ağrıyı hafifletmeye yardımcı oldu. |
| ameliorate | fiil | iyileştirmek | Steps were taken to ameliorate living conditions.Yaşam koşullarını iyileştirmek için adımlar atıldı. |
| anomaly | isim | anormallik, sapma | The test results showed a strange anomaly.Test sonuçları garip bir sapma gösterdi. |
| antithesis | isim | tam tersi, karşıtı | His behaviour was the antithesis of good manners.Davranışı görgü kurallarının tam tersiydi. |
| assiduous | sıfat | gayretli, çalışkan | She was assiduous in her studies.Derslerinde çok gayretliydi. |
| belie | fiil | gizlemek, yalanlamak | His calm face belied his nervousness.Sakin yüzü gerginliğini gizliyordu. |
| cacophony | isim | kulak tırmalayıcı ses karmaşası | We woke to a cacophony of car horns.Korna sesleri karmaşasıyla uyandık. |
| capricious | sıfat | kaprisli, değişken | The weather in the mountains is capricious.Dağlarda hava çok değişkendir. |
| circumvent | fiil | atlatmak, etrafından dolaşmak | They found a way to circumvent the rules.Kuralları atlatmanın bir yolunu buldular. |
| conundrum | isim | içinden çıkılmaz sorun, bilmece | Choosing between the two jobs was a real conundrum.İki iş arasında seçim yapmak gerçek bir açmazdı. |
| corroborate | fiil | doğrulamak, teyit etmek | The witness corroborated her story.Tanık onun anlattıklarını doğruladı. |
| debilitating | sıfat | güçten düşüren, zayıflatan | He suffers from a debilitating illness.Güçten düşüren bir hastalıktan muzdarip. |
| deleterious | sıfat | zararlı | Smoking has deleterious effects on health.Sigaranın sağlık üzerinde zararlı etkileri var. |
| didactic | sıfat | öğretici, ders verici | The novel is entertaining without being didactic.Roman ders verir gibi olmadan eğlenceli. |
| disparate | sıfat | birbirinden çok farklı | The book connects several disparate ideas.Kitap birbirinden çok farklı birkaç fikri birleştiriyor. |
| egregious | sıfat | çok büyük, göze batan (hata) | It was an egregious error.Göze batan büyük bir hataydı. |
| ephemeral | sıfat | geçici, kısa ömürlü | Fame on social media is often ephemeral.Sosyal medyadaki ün çoğu zaman geçicidir. |
| equanimity | isim | soğukkanlılık, dinginlik | She accepted the news with equanimity.Haberi soğukkanlılıkla karşıladı. |
| exacerbate | fiil | kötüleştirmek, şiddetlendirmek | Stress can exacerbate the symptoms.Stres belirtileri kötüleştirebilir. |
| fastidious | sıfat | aşırı titiz, mızmız | He is fastidious about cleanliness.Temizlik konusunda aşırı titizdir. |
| fortuitous | sıfat | tesadüfi, şans eseri | Our meeting was entirely fortuitous.Karşılaşmamız tamamen tesadüfiydi. |
| gregarious | sıfat | sosyal, insan canlısı | She is a gregarious person who loves parties.Partileri seven, insan canlısı biridir. |
| idiosyncratic | sıfat | kendine özgü, sıra dışı | He has an idiosyncratic style of writing.Kendine özgü bir yazı tarzı var. |
| impervious | sıfat | etkilenmez, geçirmez | He seems impervious to criticism.Eleştiriden hiç etkilenmiyor gibi. |
| incongruous | sıfat | uyumsuz, yersiz | The modern building looks incongruous in the old town.Modern bina eski şehirde uyumsuz duruyor. |
| indefatigable | sıfat | yorulmak bilmez | She was an indefatigable campaigner for human rights.İnsan hakları için yorulmak bilmez bir savunucuydu. |
| innocuous | sıfat | zararsız | It was an innocuous question.Zararsız bir soruydu. |
| intransigent | sıfat | uzlaşmaz | Both sides remained intransigent.İki taraf da uzlaşmaz tutumunu sürdürdü. |
| juxtapose | fiil | yan yana koymak (karşılaştırmak için) | The exhibition juxtaposes old and new photographs.Sergi eski ve yeni fotoğrafları yan yana koyuyor. |
| laconic | sıfat | az ve öz konuşan | His laconic reply surprised everyone.Kısa ve öz cevabı herkesi şaşırttı. |
| magnanimous | sıfat | yüce gönüllü | She was magnanimous in victory.Zaferinde yüce gönüllü davrandı. |
| mitigate | fiil | hafifletmek, azaltmak | Planting trees can mitigate the effects of heat.Ağaç dikmek sıcağın etkilerini azaltabilir. |
| nonchalant | sıfat | kayıtsız, umursamaz | He gave a nonchalant shrug.Umursamazca omuz silkti. |
| obfuscate | fiil | bulanıklaştırmak, kafa karıştırmak | The report seems designed to obfuscate the facts.Rapor gerçekleri bulanıklaştırmak için hazırlanmış gibi. |
| obsequious | sıfat | dalkavuk, yaltakçı | The waiter was almost obsequious.Garson neredeyse dalkavukluk derecesinde ilgiliydi. |
| paradigm | isim | paradigma, model | The discovery caused a paradigm shift in physics.Keşif fizikte bir paradigma değişimine yol açtı. |
| pernicious | sıfat | sinsi, çok zararlı | Gossip can have a pernicious influence.Dedikodunun sinsi ve zararlı bir etkisi olabilir. |
| pragmatic | sıfat | pragmatik, gerçekçi | We need a pragmatic solution.Gerçekçi bir çözüme ihtiyacımız var. |
| precarious | sıfat | tehlikeli, güvencesiz | The company is in a precarious financial position.Şirket mali açıdan güvencesiz bir durumda. |
| proliferation | isim | hızla yayılma, çoğalma | We have seen a proliferation of online courses.Çevrimiçi kurslarda hızlı bir çoğalma gördük. |
| quintessential | sıfat | en tipik, özünü yansıtan | It was a quintessential English village.Tam anlamıyla tipik bir İngiliz köyüydü. |
| recalcitrant | sıfat | inatçı, söz dinlemez | The teacher dealt with a recalcitrant student.Öğretmen söz dinlemez bir öğrenciyle uğraştı. |
| repudiate | fiil | reddetmek, kabul etmemek | She repudiated the accusations.Suçlamaları reddetti. |
| sanguine | sıfat | iyimser | He is sanguine about the company's future.Şirketin geleceği konusunda iyimser. |
| serendipity | isim | güzel tesadüf, şans eseri keşif | By pure serendipity, we found the perfect house.Tamamen güzel bir tesadüfle mükemmel evi bulduk. |
| superfluous | sıfat | gereksiz, fazlalık | Remove any superfluous words from the text.Metindeki gereksiz kelimeleri çıkar. |
| tenacious | sıfat | azimli, inatçı | She is a tenacious negotiator.Azimli bir müzakerecidir. |
| ubiquitous | sıfat | her yerde bulunan | Smartphones have become ubiquitous.Akıllı telefonlar her yerde bulunur hale geldi. |
| vindicate | fiil | haklı çıkarmak, aklamak | The results vindicated her decision.Sonuçlar onun kararını haklı çıkardı. |
Bu listeyi uygulamada çalış: Kendi İçeriğini Getir → Kelime Listesi'ne yapıştır, birkaç saniyede sana özel bir derse dönüşsün. İstediğin zaman yeni kelime ekleyebilirsin.
Diğer İngilizce seviyeleri
Diğer dillerde C2 kelimeler
Sık sorulanlar
İngilizce C2 seviyesi ne demek?
C2, Avrupa Dilleri Ortak Çerçevesi'nde (CEFR) uzman seviyedir: edebi, akademik ve çok resmi metinlerde karşılaşılan, ana dile yakın ustalık gerektiren kelimeler.
Bu kelimeleri nasıl kalıcı öğrenirim?
Kelimeyi tek başına değil cümle içinde, sesli tekrar ederek ve birkaç gün arayla yeniden görerek çalışmak en etkili yoldur (aralıklı tekrar). WhateverYouLearn bu listeyi kelime kartı, eşleştirme, yazma ve boşluk doldurma alıştırmalarına çevirir; unutmak üzere olduğun kelimeyi tekrar önüne getirir.
Listeyi uygulamaya nasıl eklerim?
Uygulamada Kendi İçeriğini Getir → Kelime Listesi'ni seç ve bu sayfadaki kelimeleri yapıştır. Kayıt olurken İngilizce ve C2 seçersen ilk dersin zaten bu seviyede hazır gelir.